Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika

Çevremdeki çoğu insan gibi senelerce İngilizce eğitimi gördükten sonra halen daha doğru düzgün İngilizce konuşamıyordum. Bu durumdan bıkmıştım, ama nadiren de olsa diller konusunda başarılı insanları gördükçe bir şeyleri yanlış yaptığımı düşünüyordum. Ve sonunda 15 dil bilen profesör Shayn McCallum ile tanışmam dil öğrenmeye yaklaşımımı değiştirmemde büyük rol oynadı. Öncelikle gerçekten kısa sürede dil öğrenebilmenin mümkün olduğuna dair inancım iyice arttı ve bu işi araştırmaya koyuldum. Shayn McCallum ve onun gibi çok sayıda dil bilen insanları araştırdım ve gördüm ki bu insanlar dil öğrenimine bizden farklı yaklaşıyorlar. Farklı yöntemler kullanıyorlar ve harcadıkları emeğin karşılığını hızlı bir şekilde alıyorlar.

Geleneksel yöntemler ve yaklaşımlar ise ne kadar zaman harcarsak harcayalım ya tamamen başarısız oluyor ya da dili konuşabilme noktasında pek işe yaramıyor. Ve tabii ki bu da bizi dil öğrenmeden soğutuyor. Motivasyonumuzu düşürüyor ve dil öğrenmenin inanılmaz zor ve seneler alan bir aktivite olduğunu düşünmemize sebep oluyor.

Oysaki çoğu zaman fark edemediğimiz bir gerçek var. Başarısız olmamızın sebebi yeterince zaman ayırmamamız değil, dil öğrenmenin doğasına aykırı bir şekilde çalışmamız oluyor genelde. Bununla birlikte geleneksel sistemlerin belirli bir şekilde öğrenen kısıtlı bir insan kitlesine hitap etmesi de çoğunluğun bu sistemlerden fayda görememesine sebep oluyor.

Araştırmalarım ve tecrübelerim sonucunda gördüm ki kendim de dahil bu bahsettiğim çok sayıda dil bilen insanların dilleri hızlı öğrenmesinin altında yatan belirli prensipler var. Bu prensipler dilleri nasıl böyle hızlı öğrenebildiğimizi gösteriyor.

1-Pareto Prensibi 20/80:

Pareto prensibine göre sonuçların %80’i nedenlerin %20’sinden kaynaklanıyor. Diğer bir değişle yapılan işlerin %20’si alınan sonuçların %80’ine sebep oluyor. Bu prensibi hayatın birçok alanında gözlemleyebiliriz.

Bir şirketin karının %80’i müşterilerinin %20’sinden gelir.

Zamanımızın %80’inde, dolabımızdaki kıyafetlerin %20’sini giyeriz.

İnsanların %20’si dünyadaki zenginliğin %80’ine sahiptir.

Yaptığımız aktivitelerin %20’si kişisel gelişimimizin %80’ini sağlar.

Bu prensibin dil öğrenimindeki uygulanışına bakalım. Rekor sürelerde dil öğrenenlerin yaptıkları bir şey var. Bu insanlar dil öğrenirken ilk önce o dilde en sık kullanılan 1000-1500 kelimeyi, en sık kullanılan yapıları ve kalıpları öğreniyorlar.

Bu sayıdaki kelime bilgisine hakim olmak bizi dilde “eşik seviye” dediğimiz noktaya getiriyor. Geleneksel öğrenmede orta-üstü seviyeye tekabül eden bu seviyede öğrenci artık dilde bağımsız olmaya başlıyor. Ve bu seviyeye 3 ay gibi bir sürede gelmek Pareto prensibi ile açıklanabilir.

İngilizce’de yapılan analize göre dilde;

En sık kullanılan 1000 kelime konuşma dilinin yüzde 84’ini oluşturuyor.

En sık kullanılan 2000 kelime konuşma dilinin yüzde 91’ini oluşturuyor.

En sık kullanılan 3000 kelime ise konuşma dilinin yüzde 93’ünü oluşturuyor.

Bu şu anlama geliyor. Öğrendiğiniz ilk 1000-1500 kelime size harcanan zamana göre çok büyük bir dönüş sağlayacak. Pareto prensibine uygun olarak dilde kabaca yüzde seksenden fazla ilerleme gerçekleşecek. Fakat bu sayının üstüne eklenen her 1000 kelime daha az ilerleme sağlayacak. Yani öğrenme hızı bir miktar düşecek. Dolayısıyla bir dilde orta üstü bir seviyeye gelmek 3-4 ayda ulaşılabilir bir hedef. Fakat o dilde akademik makaleler yazıp, siyasi tartışmalar yapabilecek seviyeye gelmek 3 ay gibi bir sürede mümkün değil, daha fazla çaba ve zaman gerektirecek. Ama bir çoğumuz yabancı dilleri akademik nedenlerden dolayı öğrenmiyoruz. Konuşmak için, insanlarla iletişim kurmak için öğreniyoruz. Bu da 3 ay gibi kısa bir sürede ulaşılabilir bir hedef.

Fakat geleneksel sistemlerde kullanılan materyaller Pareto prensibi dikkate alınmadan hazırlandığı için zamanımızı nadiren kullanılan kelimeleri öğrenmekle harcıyoruz. Öğrendiğimiz dilde insanlarla konuşurken sıklıkla ihtiyaç duyacağımız kelime ve kalıplar yerine postane, fil, eşek, timsah, armut gibi başlangıçta kritik öneme sahip olmayan kelimeler genellikle ilk derslerde öğretiliyor. Bu da hızlı öğrenip pratik yapmaya geçişi geciktiriyor.

2-Parkinson Yasası:

Bu yasa diyor ki, "Bir iş her zaman kendisine ayrılan sürenin tamamını kapsayacak şekilde uzar".

Eğer kendinize bir işi yapmak için uzun zaman verirseniz bu zamanı verimli geçirmekte zorlanacaksınız. Çünkü bir işe ayırdığınız zaman çok ise çoğunlukla o iş gereğinden fazla uzayacak ve toplama bakıldığında işe harcanan kaliteli zaman ve çabanın miktarı ise pek artış göstermeyecek.

Kendinize 3 ay gibi zorlayıcı bir hedef koyduğunuzda ise bu zamanı olabildiğince verimli geçirmeniz için motivasyonunuz artacak ve bu sizi heyecanlandıracak. Bu da dili hızlı öğrenmenize yardımcı olacak.

Ayrıca dil öğrenmek her gün düzenli olarak çalıştığınız bir yoğunlaşma istiyor. Günde 30 dakika bile çalışsanız her gün bir şeyi yapmak zihinsel olarak bizi zorlayabiliyor. Ve bu bir çoğumuz için uzun süre devam ettiremeyeceğimiz bir şey. Bunu ancak 3-4 ay gibi kısa bir zaman diliminde sürdürebiliriz. Bu yüzden çok sayıda dil öğrenen kimseler öğrendikleri yeni dilde başlangıçta kayda değer ilerlemeler kaydetmek için böyle kısa ama günlük çalışmalar yapıyorlar. Bunun ardından ise her gün çalışmayı bırakıp artık o dili konuşarak ve gerçek hayattan materyaller tüketerek dillerini geliştiriyorlar.

3- Sistem:

“İngilizce konuşmayı öğrenmek istiyorum”, “Akıcı Almanca konuşmak istiyorum”, ya da “Kilo vermek istiyorum”, “Vücut geliştirmek istiyorum”, “Zengin olmak istiyorum”. Bu cümleler çok sık sarf edilen fakat kişiye harekete geçme noktasında faydası olmayan cümlelerdir.

Evet herkes bir şeyler istiyor. Ama istemek yeterli değil. Bu tarz hedeflere odaklanmak yerine günlük olarak takip ettiğiniz bir sisteminiz olmalı. Hayatta başarıları belirleyen şey anlık çabalar değildir. Aklıma gelince İngilizce çalışıyorum değil de günde 45 dakika – 1 saat gibi az ama düzenli ve belirli formatlarda yapılan çalışmalar dil öğreniminde hızlı bir şekilde başarıya ulaşmanızı sağlayacak.

Şu ana kadar çok sayıda dil bilen ve bunları hızlı öğrenen hiçbir kişi ile karşılaşmadım ki takip ettikleri belirli bir sistemleri olmasın. Çünkü dil öğrenmek ve yukarıda bahsettiğim hedefler genelde süreç gerektirdiği için hedeflere odaklanmak sizi harekete geçirmek için yeterli olmuyor. Aksine hedeflere odaklanmak sizi yıpratıyor.

Bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde anlattığım: “Hedeflerinizi unutun” makaleme göz atmanızı tavsiye ederim.

4- Doğru Metodoloji:

Farklı yöntemler deneyin, işe yaramayanı bırakın ve fayda gördüğünüz yöntemlerle dil öğrenin. Bir dilde rastgele bir şeyler yapmak o dili öğrenmenizi sağlamayacak. Yalnızca bir şeyler yapıyor hissetmek için yapılan bu tarz çalışmalar kısa vadede kendinizi iyi hissetmenizi sağlayabilir. Fakat eğer binlerce kişi bir yöntemi kullanıp başarılı olamıyorsa demek ki sorun insanlarda değil kullanılan yöntemde. Çünkü eğer bir yöntem öğrenmenin ve hatta hızlı öğrenmenin prensiplerine uygun değilse o programla yalnızca zaman harcamış olacaksınız.

Yeni tekniklere açık olun ama farklı tekniklerin farklı becerileri geliştirdiğinin de farkında olun. Örneğin karşılaştığım yöntemlerin, tekniklerin bir çoğu konuşma becerisini geliştirme konusunda zayıf kalıyordu. Çünkü konuşma becerisi geleneksel kelime ve dilbilgisi odaklı sistemlerden farklı bir yaklaşım gerektiriyor.

Eğer amacınız dili konuşmaksa kullanacağınız sistem size gerçek konuşmaya benzer duyma ve konuşma odaklı çalışmalar yaptırmalı. Yani Duolingo vb. programlar ya da klasik kelimeleri ve dilbilgisini bir yere not ederek çalışmak yerine kesintisiz ses/audio içeren materyalleri kullanarak sizi konuşturan yöntemler sisteminizin bel kemiğini oluşturmalı. Ve bu çalışmalar en hızlı öğrenmeyi sağlayacak sıklıkta etkileşim ve tekrarlar içermeli.

Benim dilleri öğrenmek için kullandığım ve Babilanka metodu adını verdiğim yöntem de size tam olarak bunları yaptırıyor. Programı buradan inceleyebilirsiniz.


En son yazılardan anında haberdar olmak için abone olun

* gerekli